Bir benzin istasyonundan Avrupa karayolları haritası
almıştım. O da ne olur ne olmaz diye düşünerek. Yönümü gösteren hiçbir şey yok
çünkü yanımda. O haritayı iyiki almışım yav. Gerçi çok az işe yaradı ama yine
de bir fikir veriyordu. Buralarda yollarda olan tabelalarda yer isimlerinden
ziyade yol numaraları yazıyor. Sonuç olarak bir yerden bir yere giderken rota
üzerindeki yol numaralarını bilmeniz gerekiyor. Harita bu yolların numaralarını
bana gösterdi ancak yine de çok karışık tabelalar ve yollarla karşılaşıp zor
anlar yaşadım. Yolculuğum sırasında karşılaştığım motorcular nereye gideceğimi
ve navigasyonumun olmadığını öğrendiklerinde bana deli gözüyle bakmışlardı.
Özellikle büyük şehirlere girmek ve çıkmak bir dert oldu benim için. Venedik’de
bir türlü Milano yolunu bulamadım. Yahu bizim Türkiye’de heryerde yazar şehir
isimli tabelalar. Burada var olan tabelalarda yazan yerleşim yerlerini
haritadan bulamıyordum bir türlü. Tam bir belirsizlik. Bir bekçi kulübesindeki
görevli bana iyice bir tarif etti Milano yoluna nasıl çıkacağımı. Ben de iyice
bir anladım. Yaklaşık 25 dakika sonra kendimi aynı bekçi kulübesinin önünde
bulunca adam bana kahve ısmarladı. Yahu kendimden emin bir şekilde tarife
uymuştum oysaki. Dünyanın yuvarlak olduğunu bir kez daha kanıtlamak için
sürekli batıya doğru giden Yeni Zelandalı motorcu aklıma geldi tekrar
başladığım noktada kendimi bulunca. Yani vardığım sonuç “Venedik yuvarlaktır”
oldu.:)
Milano yolunu ararken 60 yaşlarında bir amca önüme atladı.
“Antalya’dan ha bura a bunun üstünde mü geldün” dedi. “evet amca” dedim.
“Milano yolu ne tarafta?” diye sordum. Dedi “Sen ne iş yaparsun, bekar misun,
boş bir delikanluya benzemiyorsun, sana kızımı vereyim?”. “Hacı ne yaptın ya”
dedim. “Nerden nereye ne çabuk geldin amca?” dedim. Hafiften öfkelendi, “neden
bekar kaldığın anlaşılıyo” dedi.:) hey allaam ya. Bana yolu falan da tarif
etmedi bu karadenizli amca. Buralarda bu tür bize ait olaylar yaşamak gerçekten
de ilginç oluyor. Yani böyle bir şey olmaz burda. Ancak bir türkle karşılaşınca
başınıza gelebilir. Aklıma yıllar önce İspanya’ya birkaç günlüğüne Türkiye’den
uzak kalıp kafa dinlemeye giden bir arkadaşımın başından geçenler geldi.
Barselona’da kaldığı hostelin banyosunun duvarında “tosun İspanyada.!”
yazıyormuş. Allaam kabusa bak yahu…
Portekiz’de görev yaptığım üniversitede erasmus öğrencisi
olan İhsan kardeşim o gün uçakla Milano’ya gelecekti bana takılmaya. Ancak bu
genç ve hayatının ilk motosiklet yolculuğunu yapacak olan heycanlı genç
arkadaşım uçağı kaçırmış. Öğleden sonra Milano’da olması gerekirken bir sonraki
uçakla gece yarısından sonra Milano’da olabildi. İhsan’ın geç geleceğini
öğrendiğimde ben de kasmadan sallana sallana gittim Milano’ya. Otoyolda
motorcularla karşılaştım hep. Yalnız iki teker kardeşliği Dünyanın heryerinde var
olan bir şey gerçekten. Türkiye’de karşılaşan motorcular nerde olursa olsun
selam verirler birbirlerine. Gerçi Ankara’dan Antalya’ya geldiğimde bu
selamlaşmayı göremedim pek. Ankara’da motorunuzla bir motorcuyu geçerken korna
basarak selam verirsiniz. Ya da karşılaşırsanız selektör yaparsınız ya da el
selamı verirsiniz. Antalya’da bu tür selamlar veriyordum en başta ama mal mal
bakıyolardı bana. Ben de selamı sabahı kesmiştim. Burada motorcuların “ayak
selamı” var. Tabi bunu anlamam baya bi zamanımı aldı. Kardeşim, beni sollayan
her motorcu sağ ayağını yere doğru uzatıyordu. Ulan çizmemde bi sorun mu var ya
da dizliklerimin cırtlarımı açık acaba diye sürekli kendimi kontrol edip durdum
başlarda. Sonra anladım ki bu buraların motorcu selamıymış. Üzerinde iki kişi
olsa bile bir motor sizi sollayıp önünüze geçerken ikisi de sağ ayaklarını yere
doğru uzatıyorlar.:) bazı durumlarda ayağım hep selam pozisyonunda gidiyordum,
o kadar çok motorcu vardı çünkü.:)
Milano’da bir Maraşlı kardeşim beni durdurdu şehri turlarken.
Bana sarıldı uzunca ve sonra Arsızın plakasını öptü.:) Zorla kuru fasülye pilav
yedirdi bana. Dönerci dükkanı varmış. Yıllardır Türkiye’ye gitmiyormuş. 20
kusur yıldır milanodaymış. Türk plakalı bir motosiklet onu çok duygulandırmış.
Benden para falan da almadı, hatta bırakmak da istemedi.:)
Havaalanında İhsan’ı beklerken çok ilginç bir şey oldu. Bir
taksiciye motoru nereye park edebilirim diye sorarken bi an dondum kaldım ve
kafam karıştı. Çünkü ben taksideydim. Yani taksi sürücüsüydüm. Nasıl yani?? Siz
hiç kendinizi gördünüz mü karşınızda kanlı canlı? Yahu adam tıpkı ben. Yani
bukadar olur. Gerçekten dondum kaldım. Aynı şekilde o da öyle. Dışarı çıktı
falan. Çat pat ingilizcesi var, baktı olacak gibi değil ingilizcesi daha iyi
olan başka bir taksici arkadaşını çağırdı. Arsızı güvenli, bir yere park
ettikten sonra baya bi sohbet ettik. Bana kafeteryadan bir sürü bişi aldı
geldi. Çikolata, kahve, abur cubur, zorla da yedirdi. Acaip de sevimli bi
elemandı. Ben ona yanımdaki son Adıyaman tütününden sardım. Türk maruannası mı
diye sordu.:) Evet dedim iç sen.:) buralarda marruanna herkes içiyor, yani
yasak ya da ayıp ya da bizdeki gibi bi bakış yok. Tabiki bu taksici de
motorcuymuş herkes gibi. Bi sürü motor muhabbeti yaptık. Bu arada Arsız
buralarda da çok dikkat çekiyor. Herkes uzun uzun inceliyor Arsızı. Fotoğrafını
falan çekiyorlar. Başına bir şey gelmesin diye sürekli bağlıyorum heryere
zincirle falan.:) Ayrıca, tıpkı ben olan bu taksi şöförüyle fotoğraf çekmeyi
unutmam hayatımın en büyük salaklığı olarak tarihe geçmiştir herhalde…
Bir cadde kenarında geceledikten sonra sabahın ilk
ışıklarıyla Genova yoluna koyulduk. Dışarda geceleme kültürü var olan bir şey
buralarda. Rahat rahat kaldırımda bir köşede uyuyorsun ve kimse senle
ilgilenmiyor bile. Ayrıca umumi tuvaletler o kadar temiz ve hijyenki anlatamam.
Yani bir dinlenme tesisi, benzin istasyonu ya da ayak altı bi yerin tuvaletini
koklayarak bulabilirsiniz. Çünkü mekanın en güzel kokan yeri tuvalet oluyor.
Resmen deterjan ve parfüm kokuyor yahu tuvaletler ve her bi yer tertemiz, pırıl
pırıl. İtalya çok yeşil bir ülke. İnanılmaz kanyonlardan, vadilerden ve
derelerin üzerinden geçtik motorla. Yollar çok düzgün ve tatlı tatlı virajlar
var. Motosiklet sürmenin keyfine diyecek yok buralarda. Genova şehrini göremedik.
Çünkü otoyoldan şehir merkezine doğru bir çıktım, her şey güzel giderken
kendimi tekrar otoyolda buldum ve bu yoldan bir daha çıkamadım ve kendimi
Fransa’da buldum. Sinirlendim bi sürü. Yahu Genova’yı görmek istiyordum ben.
Bir otoyoldan nasıl çıkamassın yahu?? Genova nere Fransa nere. Hey allaam.
Fransızlar ingilizce bildikleri halde konuşmazlar, sadece
fransızca konuşurlar efsanesi doğru mudur? Aynen doğrudur. Fransızca
bilmediğimi söylediğim halde beni ingilizce anlayıp bana fransızca cevaplar veren
insanlar topluluğu, ama hepsi de öyle, Fransa. Fransız insanını sevmedim ben.
Bir kibir bi artizlik bi olmamışlık var onlarda. Dünyayı ben yarattım, sen
nesin ki şeklinde tavırlar falan. İtalya ve İspanya’nın arasında hiç olmamış,
hiç yakışmayan bu insanlar bir zamanların Paris düşerkenin de karşı duruşları
olan aydın ilerici insanlar, şimdi nerdesiniz yahu? Herşeyi ben yaptım, ben
buldum, ben ettim kibrine sahip insanlara şunu demek isterim: “Aferim, iyi bok
yedin.!”
Güney Fransa yani akdeniz kıyısında sırasıyla Monacco,
Cannes, Nice, Aix ve Marsilya şehirlerini gördüm ve bu şehirler fiziken ve
coğrafi olarak aynı bizim Antalya sahillerine benzemekteler. Sanki kendinizi
Kaş’da ya da Kemer’de hissediyorsunuz. Akdeniz ise aynı Akdeniz, gayet güzel ve
mavi. Bir de, bu kadar çok Türk olduğunu bilmiyordum ben Fransada. Bir bankta
ya da kafede otururken önünüzden gelip geçen insanların arasından kesinlikle
Türkçe konuşmalar duyuyorsunuz. Fransa’da ki yolculuğumda durduğum her noktada
Türklerle karşılaştım. Yol kenarlarında mola yerlerinde de dahil olmak üzere,
Arsız’ın plakasına bakıp sen Türk müsün sorularıyla başlayan muhabbetlerim
oldu. İlginç olan, ya gerçekten fazla ya da hep bana denk geldiler,
karşılaştığım Türklerin hepsi de siyasi sığınmacıydı. Yıllardır orada yaşayan
ve Türkiye’ye dönemeyen, yasaklı olan bu insanların, özellikle oralara geliş
hikayeleri çok dramatik. Gemilerle haftalar süren kaçak yolculuklar,
hastalıklar vs vs. Bir çoğunun ailesi Türkiye’de kalmış. Hayatları çok zor
geldi bana. Bir yere, özellikle de memleketine gidememe hissi bile çıldırtıcı
olmalı. Herbirinin gözlerinde özlem, bende merak, sıcak sohbetleri süsledi
durdu. Hepsinin de söylediği aynıydı: “Biz ülkemizi çok sevdik, onun bedelini
ödüyoruz şimdi”.
Neredeyse 10 senedir kullandığım ve artık can çekişen kaskım
Marsilya’ya varırken daha fazla dayanamadı ve kullanılmaz hale geldi. Buradan
kendime yeni bir kask aldım. Eski emektar kaskımdan ayrılırken bir kötü oldum
anlatamam. Yaw onca yıl kafamın üzerinde taşıdığım beraberce nice yollar
yaptığım kaskım meğer bir parçam olmuş. Meğer o bir kasktan öte bir şeymiş.
Oysaki ben onu geri getirmeyi ve hatta Sezgin’e vermeyi düşünüyordum ama ömrü
yetmedi. Fransa’da vedalaşmak zorunda kaldım…
İspanya sınırından girdiğimizde Barcelona’ya yaklaşırken ilk
kez yağmura yakalandık. O güne kadar günlük güneşlik bir yolculuk yapıyorduk.
Barselona’da kalıp zaman geçirmek ve bu katalan şehrini gezip görmek
istiyordum. Şehre yaklaştıkça o bahsettiğim karmaşık tabelalar ve yol
numaraları beni çileden çıkardı. İspanya’ya girişte turizm ofisinden Barselona
şehir haritası almama rağmen harita üzerindeki yerleri göremiyordum bir türlü
tabelalarda. Barselona inanılmaz büyük bir şehir. Bir şekilde bir ucundan şehre
girmeyi başardım. Ama nerdeyim hiçbir fikrim yok. İnsanlara soruyorum ingilizce
bilmiyorlar. Böyle bir durum var, İspanya ve Portekiz’de insanlar ingilizce
bilmiyor gerçekten. Fransa öyle bir girmiş ki araya, Fransa’nın solunda kalan
bu iki ülkeye ingilizcenin girişini engellemiş sanki. İnsanlar çoğunlukla
fransızca biliyorlar. Yağmur aldı başını gidiyor ve ben mal mal Arsızla
sokaklara girip çıkıyorum. Nerede olduğumu bırakın nereye gideceğimi de
bilmiyorumki. Hava kararmak üzere. Gecelemek için ve hatta yağmur yağdığından
çadır kuracak bir yerler bulmam lazım. Şehir merkezlerinde uyku tulumunda
herhangi bi yerde uyuyabilirsiniz ama çadır kurmak kesinlikle yasak. Ya şehrin
dışına çıkmalısınız ki bu imkansız, zaten zar zor girebilmişim, ya da kamp yeri
olması lazım çadır için. Polis karakolu buldum bir tane polislerde ingilizce
bilmiyorlardı. Yolculuğum boyunca ilk kez sinirlerim bozuldu biraz. Yani
gerçekten zor durumda kaldım. Bazı olaylar yaşanırken farkına varılmıyor. Ama
sonra anlıyorsun ki gayet güzel bir şey yaşamış ve mutlu olmuşsun. Dilini
bilmediğim, daha önce hiç gitmediğim büyük bir şehirde kayboldum ben. Hem de
motorsikletimle. Salak salak dolanıp durdum. Üstelik yağmur yağıyor ve hava
kararıyordu. Kaç kişinin başına gelebilirki böyle bir şey? Nihayet çadırımı
kurup içine girdiğim de yaşadığım mutluluğu kaç kişi yaşamıştır ki? En
doğalından ve en temizinden bir mutluluk üstelik, acı çekerek zar zor elde
edilmiş bir mutluluk. O gece hiç durmadan sağnak yağdı, fırtına koptu. Çadır
yırtılacak diye çok korktum. Ama çadırım iyiymiş. Onca yağmur ve fırtınaya
rağmen sabah kupkuru bir şekilde uyandık, gayet dinlenmiş olarak ve mutlu bir
şekilde. Gece çadırda, yarın sabah Barselona’ya uğramadan direk Zaragoza yolunu
bulup gitmeye karar vermiştim. Çünkü şehir merkezine ulaşabileceğime
inanmıyordum artık onca stresden sonra. Ancak sabah öyle güzel bir hava
karşıladıki, güneş tam parlaklığıyla cıvıl cıvıldı. Güzel bir kahvaltıdan sonra
atladık motorumuza ve Barselona’yı fethetmek için çıktık yola. Azmin elinden
bir şey kaçmazmış. Kopilotum İhsan Barselona haritasını benim sırtıma sererek
kulağıma sürekli direktifler verdi arkadan. Bu sayede biz şehrin göbeğine kadar
gittik kaybolmadan. Derken benim aklıma bir fikir geldi. Büyükçe bir parkın
yanındaki motosiklet parkına Arsız’ı zincirledik ve hemen karşımızdaki bir
kafede birer kahve içip kafenin kartvizitini aldık ve kafe sahibine elimizdeki
şehir haritasından parkın ve kafenin olduğu bölgeyi işaretlettik. Bundan sonra
da görmemiz gereken yerleri taksiye binerek gittik. En sonda da taksiyle
haritadaki Arsız’ın olduğu bölgeye vardık. Sıfır stres ve az zaman harcayarak
Barselona’yı gezmiş olduk. Bu arada buralarda taksi gerçekten çok ucuz. Sadece
bulmak zor. Türkiye’deki gibi her adım başı taksi yok. Taksi durakları var
oralardan biniyorsunuz. Yol üstünden taksi bulmak ve çevirmek imkansız gibi bir
şey.
Barselona’da en görülmesi gereken yer “The sacred Family”
ismindeki ilginç yapı. Hayatımda böyle görkemli bir yapı ve ilginç bir mimari
görmemiştim. Yapımı 30 sene sürmüş ve hatta bazı insanlar bu yapının cinler ve
şeytanlar tarafından yapıldığına inanıyolarmış. Çünkü insanoğlu böyle bir şey
yapamazmış. Tipik insanoğlu anlayışı işte.! Ezberinizi bozan sıradışı bir
gerçeklikle karşılaşınca hemen şeytan işi dersiniz. Bu durum bana zavallı
Pisagor’u anımsattı. Bir zamanlar matematikle ve aslında her türlü bilimle
kilise yani rahipler ilgilenirlermiş. Ünlü matematikçi Öklit de bir rahipmiş ve
bu Öklitçiler o yıllarda sadece doğal sayıları kabul ediyorlarmış ve bu doğal
sayıların tanrı tarafından insanlara verildiğine inanıyorlarmış. Bu arada doğal
sayılar 1,2,3,… şeklinde giden sayılar işte. Bir gün, iki doğal sayının
birbirine bölümü olan rasyonel sayılar bulunmuş. Kilise bu rasyonel sayıları,
doğal sayılardan türediği için kabul etmiş, yani yine sonuçta Tanrının
sayılarıymış bunlar. Gel zaman git zaman Pisagor adında biri kenar uzunluğu 1
brim olan karenin köşegen uzunluğunu hesaplayıp karekök iki sayısını bulmuş.
Bilenler bilir, ünlü pisagor teoreminden bahsediyorum. Bu karekök 2 sayısı
hiçbir doğal sayının bölümüyle elde edilemiyor yani rasyonel değil irrasyonel
bir sayı. Dolayısıyla kilisenin ezberine ters bir durum. Öklitçiler Pisagor’u
şeytan ilan etmişler ve Pisagor’a inanan bir sürü genç matematikçi öklitçiler tarafından
katledilmiş ve kök iki sayısı tarihin en kanlı sayısı olarak anılmış. Nekadar
da cahilmiş di mi insanlık o yüzyıllarda? Ey insanoğlu, soruyorum size, şimdi
çok mu akıllısınız yani? Ezberinizi bozan sıradışı fikir ve düşünceleri
ötekileştirip şiddet uygulamıyor musunuz? Öklitçilerin yaptığını yapmıyor
musunuz? İşte Dünya sizin yüzünüzden kötü, ey insanoğlu.!
Barselona çok güzel bir şehir. Çok güzel cadde ve sokakları
çok değişik bir mimarisi var. Meydanları harika. Her köşe başında sanatçılar
var. Müzik yapanlar, resim yapanlar. Tam bir kültür kenti. İspanya iç savaşında
Franco’ya karşı duran isyankar çocukların geleneği devam ediyor hala. O kültürü
görmek hissetmek mümkün. Yaşanır valla burada. Madrid öyle mi ama. Aman
allahım. Franco’nun memleketi ve Barselonalı çocukları öldüren Madridliler aynı
soğuk ve kaba kültürü devam ettiriyorlar sanki. Madrid’i hiç sevmedim.
İnsanları gerçekten kaba ve sevgisizler. Ayrıca burada futbol futbol değil.
Yani ben futboldan nefret ederdim ama 8 aydır buralarda yaşıyorum bir değişime
ben bile maruz kaldım doğrusu. Barselona maçlarını siyah ve kızıl bayraklarla
izliyor insanlar sloganlar atarak. Real Madrid ise milliyetçilerin yani
Franco’nun takımı. Ve Barselonalı çocuklar her seferinde real Madridle dalga
geçiyorlar sanki, resmen dağıtıyorlar. Ölümüne Barselonalıyız, o kadar.:)
Arsız’ın yanına dönüp yola koyulma vakti geldiğinde aldı
beni yine bir stres. Şimdi nasıl çıkıcaz buradan, nasıl bulucaz Zaragoza yolunu
derken, ismi Nemrut Cafe olan bir kafenin önünde durduk. Acaba bu bizim Nemrut
mu derken duvarlarda Nemrut dağının resimlerini gördük. Hemen girdik içeri.
Sahibi Adıyamanlı biriydi ve bize çok sıcak davrandı, kahve ikram etti. İyiki
de ona raslamışız. Çünkü Zaragoza yoluna nasıl çıkacağımızı o kadar güzel tarif
ettiki, elimizle koymuş gibi bulduk.
O akşam Zaragoza yolunda kamp yaptık. Ertesi gün öğleden
önce Zaragozadaydık. Güzel ve küçük bu ispanyol şehrini gezdik Arsızla. Öğleden
sonra Madrid’e doğru yola koyulduk.
Yaklaşık 3 ay önce minik bir İspanya turu yapmıştım
Portekizden. O yüzden yolun Madridden sonra yolun kalan kısmını biliyorum.
Madrid, Salamanca ve Portekiz yolu yabancı değil bana. Ancak geçen gelişimde de
Madridde kaybolmuştum. Zaten insanları da hiç sevmemiştim. O yüzden Madridden
bir an önce geçip gitmeyi istiyordum. Madrid tipik bir başkent ve inanmıyacaksınız ama Ankara’ya benziyor.
Yani sanki Bakanlıklarda yürüyorsunuz. Büyük büyük cadde ve bulvarları,
gökdelenleri var ve hiç bi numarası yok. Bir de nasıl kalabalık anlatamam. Ha
aklıma gelmişken hemen söyliyeyim, Madriddeki sokak dilencilerinin nerdeyse
hepsi Türk. Çok şaşırmıştım ve kendimi bir tuhaf hissetmiştim onları
gördüğümde. Hatta ilkiyle karşılaştığımda aklımdan uçak biletini alıp onu
Türkiye’ye yollamak bile gelmişti. Ancak o gördüğüm tek kişi değilmiş, yani bir
sürüler ve bu şekilde Madridde aç kalmadıklarını en azından yaşamlarını
sürdürdüklerini Türkiye’ye dönerlerse öleceklerini falan söylediler. Yahu neden
ama Madrid? Yani Madridde Türkler
dilencilik yapıyor, ne tuhaf dimi? Yani kendi dilimden birilerinin kadın,
erkek, yaşlı, çoluk çocuk sokaklarda yaşaması ve dilencilik yapması garibime
gitti. Niyeyse anlamadım tabi bu hissi. Sanki Türkiye’de sokak çocukları
yokmuş, sokakta yaşayan ve hatta donarak ölen evsiz insanlar yokmuş gibi…
Madridde şehrin altında uzun mu uzun yollar ve tüneller var
ve nerdeyse tüm trafik bu yer altı tünellerinden akıyor. Tünele bir giriyorsun,
dakikalarca kalıyorsun ve sağa sola bir sürü yol ayrımları falan tam bir
labirent. Ve çok şeritli, kalabalık bir trafik var. Tabiki yol ayrımlarında yol
numaralarını gösteren tabelalar var. Daha önceki gelişimde ezberlemiştim,
Salamaca yolu için M30 ve A6 tabelalarını takip etmeliyim. Aynen de öyle
yaptım. Bir ara kayboldum, yani bu tabelaları kaçırdım herhalde. Bi müddet
dolap beygiri gibi döndükten sonra tekrar yolumu buldum ve Salamaca 199
tabelasını görünce rahatladım. Hava çoktan karardığından uygun bir yerde kamp
yapıp uyuduk. Otoyollarda park alanları var ve gayet güzel ve yeşil yerler,
tuvaletleri bile var. Bu mekanlar kamp yapmak için ideal yerlerdi.
Daha önceki Salamaca ziyaretimizde lokantası olan Türk
arkadaşlarla tanışmıştık, bizi çok güzel ağırlamışlardı. Sucuklu yumurta bile
yapmışlardı. Sucuklu yumurta deyip geçmeyin. Buralarda o kadar değerli bir şeyki,
çölde susuzluktan ölmek üzereyken su bulmak gibi bir şey. Bu arkadaşlarımız
Olcay, Sema çocukları Mert ve Sıla ve Özgür bizi tüm gün ağırladılar. Sema çok
güzel bir sofra kurdu, sucuklu yumurta, peynir, tereyağı, lahmacun ve demleme
çay bile vardı. Bu güzel insanlar yolculuğumuzun sonlarına doğru bir güzellik
kattılar bize.
Salamanca çok güzel bir şehir. Acayip hareketli, sabaha
kadar yaşam bulan bir şehir. Ben İspanya’da Barcelona’dan sonra en çok
Salamaca’yı sevdim. Sonra Valencia ve Zaragoza güzel yerler.
Yolculuğum boyunca güneşe ve denize göre hareket ettim.
Denizi soluma aldım ve kaybetmemeye çalıştım. Zaman zaman uzaklaştım denizden.
Güneş battığında durup uyuyordum. Güneş doğduğunda ise hareket ediyordum. Vücudumu
rasta yaptım hiç yıkanmadım. Yol boyunca günün hangi gün olduğunu bilmedim,
saat kaç onu da bilmedim. Zaten sürekli saatler değişti durdu. Türkiye’den 2
saat uzaklaşmış oldum yolculuk sonunda. Hatta bir ara, şimdi neresiydi
hatırlamıyorum, Greenwich meridyeninden geçtim, yani yolda tabelası vardı ve
yolun üzerine gökkuşağı şeklinde sembolik olarak yapmışlardı. Enlemim değişti.
Fabrika ayarlarıma dönmem sanırım biraz zaman alacak.
Atlantik okyanusunun kenarında, Cebeli Tarıka kadar uzanan çok
güzel portekiz ve ispanyol köyleri varmış. Yolculuğumun bundan sonraki kısmı
okyanusu takip etmek olacak. Bakalım ne kadar güzellermiş.
Bu arada genç yol arkadaşım İhsan ruhen motorcu oldu.
Bütçesini bile yaptı, Türkiye’ye dönünce motorsiklet alacak. Bana yol boyunca
motorsikletler hakkında sorular sorup durdu. Debriyaj neresi, fren neresi, gaz
neresi vs. Tüm motorlarda aynı mıdır bunların yeri diye sordu. Dedim, ingiliz
motorlarında gidon sağda oluyor.:) Önce inandı sonra kafası karıştı.:)
“Evim evim güzel evim” derler ya bir yolculuk sona
erdiğinde. Bu bize öğretilen bir yalanmış onu anladım. Yaklaşık 5000km süren
yolculuğum boyunca 6 değişik ülke onlarca farklı şehirden geçtim. Anladımki
şehirler insan hayatının önünde duran engellermiş. Saçma ilişkilerle, süper
egolarla, kurumlarla, belediyelerle, okullarla, işlerle, evlerle, çıkar
hesaplarıyla, aldatmacalarla ve bunun gibi bir sürü şeyle beraber insanlar
şehirlere hapsedilmişler, bunu anladım. Şehirlerden yollara çıktığımda kendimi
evimde hissediyordum…
İki teker yolculuk tamamen gerçektir. Bir arabanın içinde
sadece bir seyirci olursun, televizyon seyreder gibi seyredersin yolu. Ama
motorsikletin üzerinde, altından akıp giden yol son derece gerçektir, ayağını
uzatsan dokunabilirsin. Yüzüne çarpan rüzgar gerçektir. Yağmur yağar,
ıslanırsın. Virajla beraber viraj olursun. Yolculuğun içinde bulursun kendini.
Ben Orhan Veli’ye kulak verdim. Yelken oldum, kürek oldum, su oldum, yolumu
buldum. Yolla birlikte aktım, temizlendim, temizledim. Gidebildikçe gittim,
gidemediğimde hiç umursamadım. En sonunda gördüm ki, “geçen zaman değil,
bizmişiz meğer…”.
Mayıs, 2011
Bütün yolu çay/kahve ikramlarıyla bitirmiş olabileceğine inandım şu an :)
YanıtlaSil