22 Şubat 2012 Çarşamba

İki Teker Üzeri Avrupa 4


Bir arkadaşım, “bırak felsefe yapmayı da kendine bir navigasyon al” dedi. Hemen hak verdim.:) Artık Arsız’ın gidonunda bana yolumu fazlasıyla gösteren bir GPS var. Ben, oldum olası teknolojiyi sevemedim. Yani gerçekten bir insan ancak bu kadar uzak olabilir dijital makinelerden. Çoğu zaman bir televizyonu bile açamam. Benim televizyonum olmadı hiç. Portekiz’deki evimde bir televizyon var. Ancak bu televizyonu henüz hiç açmadım. Zaten varlığını da aylar sonra keşfetmiştim. Gerçekten kafam karışıyor. Gittiğim evlerde görüyorum, bir televizyonun üç dört tane kumandası var. Niye okadar çokki? Herneyse, bu GPS olayında da önce bir türlü anlamıyordum, nasıl bana yolumu gösterecek diye merak ediyordum. Ama şunu açıkca söylemeliyimki resmen yolculuk hayatım kolaylaştı ve şunu anladım, ben nasıl gelebilmişim Türkiye’den buralara kadar onsuz. Yani yolda karşılaştığım motorcular bana inanmıyorlardı onca yolu öylesine bir yol gösterici olmadan geldiğime. Valla onlara hak veriyorum şimdi, zira ben de kendime inanamıyorum. GPS’i Arsız’a buradan bir motor ustası monte etti. Bu cihaz pilli haliylen. E pili bitince nolcak? “Şarj edersin nolcak” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Anacım ben de şunu söyliyeyim size: Haftalarca iki teker üzerinde yolculuk yapmak ve ne otelde ne hostelde kalmak, yol kenarlarında gecelemek ne demek bir bilseniz. En basitinden fotoğraf makinenizin şarjı biter, telefonunuzun şarjı biter. Bi de eş zamanlı da bitmez, önce biri biter, sonra diğeri biter. Bunları şarj ettirebileceğiniz bir benzinlik bulmak zorunda kalırsınız. Öyle hepsi de kabul etmiyor nedense. Neyse kabul etseler bile iki ya da üç saat salak salak beklersiniz şarj olmasını. Beklerken dakikada kaç araba benzin alıyor, üleyn neden benzin pahalı değil burda, şu ana kadar kaç tane yol üzerindeki kesikli beyaz çizikten geçmişimdir acaba, Ankaralı Turgut bence çok sevilmeli gibi şeyler düşünürsünüz bir noktaya gözlerinizi dikip. Genellikle de şarjlar tam olmadan çeker gidersiniz sıkılıp. İşte bu şarj sorunlarının hepsini buradaki sevimli motor ustası Joao bir güzel çözdü. Arsız’a öyle bir sistem kurdu ki, GPS motor çalışır çalışmaz şarj oluyor, pilden yemiyor yani. Ayrıca bu sistem sayesinde kolayca telefonumu, fotoğraf makinemi ve mp3 çalarımı şarj edebiliyorum. Artık benzinliklere ihtiyacım yok. Belki herkes biliyordur bu sistemi, ancak benim için öyle bir yenilik oldu ki bu, sanki yeni bir kıta keşfetmiş kadar mutluyum.






Türkiye’den gelirken inanılmaz bir yol geçiş ücreti ödemiştim. Otoyolların hemen hemen hepsi de paralı. Ancak GPS’e diyorum ki mesela ücretli yollardan gitmek istemiyorum, anında, tamamen ücretsiz yollardan oluşan yeni rotalar çiziyor bana. Yani bu navigasyon sistemi için harcadığım parayı dönüş yolunda fazlasıyla çıkarıcağım. Bir de şu var. Otoyollar dışında kalan ücretsiz yollar, genellikle eski yollar, tali yollar, dağ yolları, küçük sahil yolları ve köy yolları oluyor. Bu da benim için ayrı bir güzellik. Büyük otoyollarda motosiklet sürmek de keyifli ancak bu yollardan aldığım keyif daha teknik bir şey benim için. Yani, hız yapabilme, virajlara girerken rahatca yatabilme, motosikletin konforu ya da konforsuzluğu gibi tamamen kullandığın motorsikletle ilgili bir keyif ya da keyifsizlik yaşıyorsun. Ancak diğer yollarda, motorsiklet sürmenin keyfinin yanı sıra insanlara ve doğaya dokunabiliyorsun. İnanılmaz güzel kırlardan, bahçelerden, kanyonlardan gidiyorsun, köy ve kır kahvelerinde şarap, kahve içiyorsun. Dillerini anlamasam da bu güzel insanlara gülümsemek ve onların gözlerindeki merakla karışık misafirperverlik beni daha bir başka mutlu ediyor. Örneğin otoyollardan giden birinin, benim gibi çobanlarla konuşup, kuzuları sevip, çoban köpeklerinin başlarını okşaması ya da hiç umulmadık bir virajın ardından beni karşılayan derenin kenarında mola verip yüzünü yıkaması ne kadar mümkündür? Kısacası GPS, bilmediğiniz bir coğrafyadaysanız eğer, iki tekerinizin yaşam biçimine son derece bütünleşik bir sistem sağlıyor, en azından bana öyle oldu.






Bütün otoyollar, insanların en çok kullandığı güzergahlar üzerine inşa edilmişler. Milano’dan Marsilya’ya, Marsilya’dan Barselona’ya, oradan başka büyük şehirlere otoyollar döşenmiş. Diğer ara yolları bulmanız ve o yollardan GPS olmadan gitmeniz mümkün değil. İnsanların çoğunun böylesi büyük otoyollardan gidip gelmesi, ayrıntıları gizli ve güzel bırakmış. Örneğin, Portekiz’e giden biri Porto’yu ve Lisbon’u görür. Sonra da ben Portekiz’i biliyorum der. Oysaki bildikleri bilemediklerinin binde biri bile değildir. Ağustos ayında kuzeye doğru büyük dönüş başlıyacak. Paris’den de geçeceğim. Örneğin Eyfel kulesini hiç merak etmiyorum. Daha çok Paris’in arka mahallelerini görmek, salaş meyhanelerinde şarap içmek isterim. Herkesin bildiği ya da görmek istediği yerler yeterince kalabalık olmaz mı zaten?




Eğer buralara kadar motosikletimle gelmeseydim, Türkiye’ye döndüğümde hatırımda kalan Portekiz şu ankinden bambaşka olacaktı. İki teker, bakış açınızı değiştiriyor gerçekten. Mesela ben Portekiz’in en güzel yerinde yaşıyormuşum. Tüm bir kış, hemen arkamda yükselen dağların tepelerini seyrettim şehir merkezinden. İki tekerim olmasaydı, o dağların ardında nelerin olduğunu bilemeyecektim. Burası, yani benim olduğum yer, İber yarım adasının en dağlık yerlerinden biri olan Sera da Estrela bölgesi. Tüm doğa severler ve doğa sporcuları neredeyse burada. Bizim doğu karadenizdeki Kaçkarlar bölgesine benziyor. İrili ufaklı onlarca kreter gölü var. İnanılmaz sulak bir bölge. Heryerden dereler, şelaleler akıyor. Çok fazla kamp alanı var. Bu serin sularda yüzüyor insanlar. Hatta öyle büyük göller varki tepelerde, bazılarının kumsalı bile var. Portekiz’in en yüksek noktası olan bu bölgede bulutların içinden geçip daha da yukarı çıkıyorsunuz ve irili ufaklı dağ köyleri sizi karşılıyor. Manteigas bunlardan biri ve benim de en sevdiğim yer. Genellikle hafta sonları günü birlik buraya gelip gidiyorum. Buradan baya bir motorcu arkadaşım oldu. Soğuk bira içip turmos yiyoruz. Bu sıcak insanlar öylesine iki teker arkadaşlar ki bana para falan da ödetmiyolar çoğunlukla. Yalnız şu var, benim Türkiye’de içinde bulunduğum motorsiklet gruplarında kimse motosiklet sürerken içki içmez ve eğer ekip halinde geziliyorsa da maksimum hız 100 ya da 110 km dir. Burası öyle mi anacım. Ben anlamadım ama deli gibi içiyolar ve inanılmaz hızlı kullanıyolar. Bir keresinde Manteigas’dan Covilha’ya 6 motorsiklet döndük, ama ben öleceğimi sandım. Geride kalmamak için okadar bastımki, yani öyle dağ yollarında o kadar sürat ve üstelik alkollü, hiç mantıklı değil. Belki daha akıllıları vardır ve bana her zaman olduğu gibi deliler denk geliyodur.:)
















Dağları oldum olası denizlerden daha çok sevdim. O yüzden bu dağlık coğrafyayı gezerek bitirmek istiyorum. Ayrıca okyanus çok geç ısınıyor. Geçen Figueira da Foz şehrine gittim okyanusa girmeye. Atlantik kıyısında sevimli bir Portekiz şehri burası. Ancak su girilecek gibi değildi. Temmuz ve Ağustos aylarında ısınıyormuş. Zaten uçsuz bucaksız kumsallar bomboştu. Güney Portekiz’de, okyanus kenarında Algevra diye bir bölge var. Koyları ve doğasıyla çok güzel olduğunu söylüyorlar. Temmuz bir gelsin, bir haftalığına bu bölgeyi keşfe çıkıcaz Arsızla.









Figueira da Foz’da gayet salaş bir balıkçı lokantasına gittik. Canım nasıl rakı-balık istedi anlatamam. Tabi buralarda rakı diye bişi yok. Ancak geleneksel bir içkileri var porto şarabı dışında. İsmi “ateş suyu”. Yani gerçekten de ateşin suyu. El yapımı bu içki, marketlerde falan satılmıyor. Ama nasıl bişi öyle yaw. Bir yudumda içiyorsun. Ama içmez olaydım diyorsun. Saatlerce ejderha gibi yanıyorsun. Boğazından parmak uçlarına bir ateş gidiyor közleniyorsun. Hayatımda içtiğim en sert şey diyebilirim. Bence bu içki falan değil bir tür roket yakıtı. Bir de insanlar bunu bir sürü şarap ve biranın üzerine cila niyetine içiyolar. Böyle cila mı olur yaw… Her neyse, bu balıkçı lokantasında mangalda okyanus sardunyası yemeye karar verdik. Siz siz olun sakın mangalda balık (grill) yemeyin buralarda. Yahu kocaman balıkları boklu boklu temizlemeden atıyolar mangala. Aylardır buralardayım ilk kez grill balık yedim ve ilk kez böyle bir şey gördüm. Çok güzel balık yapıyorlar burada. Hatta geleneksel yemekleri bacalau denilen kurutulmuş balık. Portekizliler tarih boyunca gemicilikle uğraşmışlar ve gemiciler okyanusdan tuttukları bir balığı uzun süre gitsin diye tuzlayıp kurutup saklarlarmış. Bu gelenek halinde bugünlere kadar gelmiş. Tüm süpermarketlerde satılır bu kurutulmuş balık. Bir rivayete göre bacalau yemeğinin 365 farklı türü varmış ve Portekizliler  yılın her günü farklı bir türünü yaparlarmış. Gerçekten de öyle. Bir lokantaya gidip bacalau isteyince olay bitmiyor. Soruyorlar sana hangisinden istersin diye. Ben baya bir türünü tattım ancak çoğunu sevmedim. Yumurtalı falan yapıyorlar birde. İlginç bir tat oluyor. Hatta buraların ünlü müziği Fado, kadınların gemici sevgililerinin arkasından yaktıkları acıklı ağıtlardan oluşmuş. Meyhanelerde, Fado dinlerken bacalau yiyip şarap içmek pek bi mümkün burada. Neyse, bu sardunyalar temizlenmemiş dedim hemen garsona. Garson da tüm incelikleri anlattı. Portekiz’de grill balık temizlenmezmiş. Eğer mangala atmadan önce balığı açarsan yani temizlersen, ateşin üzerinde tüm suyunu bırakır ve lezetsiz olurmuş. Dolayısıyla balığı hiç açmadan mangala atıyorlar ve suyu içerde kalıyor ve balığa bir lezzet katıyormuş. Portekizde bir trick imiş bu ve neden balık bu kadar lezzetli, işte bu yüzdenmiş. Böööğğkk. Dedim peki siz yiyo musunuz bu bokları da? Ya olur mu öyle şey, çatalınla tabağın kenarına ayırıyorsun dedi. Bence grill balık yemeyin Portekiz’de. Fried yiyin, bacalau yiyin…









Konu yemekten açılmışken söylemeden geçemeyeceğim. Burası tam bir zeytin ülkesi. Mükemmel zeytin yağları var. Nasıl ucuz bir de anlatamam. 50 cent, 70 cent, bilemediğin 1 euroya bir litre zeytin yağı alabiliyorsun. Bizim ülkemiz de zeytin ülkesi ve zeytin yağı bir servet. Şimdi özellikle yüzde ellilik kısma sormak istiyorum. İki ülke düşünün, ikisi de zeytin ülkesi. Birinde zeytin yağı herkesin ama herkesin alabileceği kadar ucuz iken diğerinde bir servet. Nasıl açıklarsınız bunu? Ha pardon, gerçi bizim ülkemiz büyüyen ekonomisi ile krizlerden bile etkilenmeyen herkesin refah içinde olduğu bir ülkeydi, pardon unutmuşum. Kişi başına düşen gayri safi milli hasıla bile son yıllarda inanılmaz fazla, yükselen ülke Türkiye değil mi yüzde elli? Yahu hanginizin başına hasıla düştü merak ediyorum. Sadece birkaç kişinin başına safi milli hasıla düşerken sizin koca kafanıza ve dilinize de güçlü ve büyüyen ekonomimiz var cümleleri düşüyor. Komiksiniz vesselam.




Yaklaşık iki aydır buralarda motor sürüyorum. Henüz hiç korna kullanmadım. Bazen yolumu kaybettiğimde istemsiz bir şekilde sağa yanaşıp duruyorum. Tüm trafik, solumdan kolayca geçip gidecekken duruyor arkamda. Ancak ben dörtlüleri yakınca kontrollü bir şekilde solluyorlar beni. Geldiğim ilk günlerdendi. Elimde fotoğraf makinem fotoğraf çekip duruyordum. Kaldırımda durdum. Yüzüm yola dönük bir şekilde yolun karşı tarafındaki manzarayı çekiyordum. Sonra farkettim, her iki şeritte de trafik durmuş ve insanlar arabaların içinden bana bakıyorlar. Bir süre anlayamadım neler olup bittiğini. Ben de onlara baktım kaldım. Kamera şakası sandım. Birkaç dakika sonra anladım. Meğer yaya geçidinin hemen önünde durmuşum ve trafik benim karşıya geçeceğimi düşünmüş ve yol vermek için durmuşlar. Birkaç dakika geçmesine rağmen bir korna sesi duymadım. Sabırla beni beklemişler. Ben durumu anladığımda yüzüm kızardı ve koşarak karşıya geçtim, trafik devam etti. Motorsikletin kornasını hiç kullanmadığım gibi, trafikte de hiç korna duymadım henüz. Bu çok basit ve önemli bir gösterge, benim ülkemde olmayan.





Ben bu ülkeyi sevdim, ne yalan söyliyeyim, gerçekten sevdim. İnsanlarını sevdim. Burada kimse ben iki teker üzerindeyken beni yoldan atmıyor, hatta sırtıma kül tablası fırlatan kamyoncular yok burada. Sevgilinle bisikletle sakin sakin dolaşırken taciz eden 20 kişilik bir grupla karşılaşamassın burada. Sürekli ölüm tehlikesi atlatmassın, aksine seni korur yol, kendini güvende hissedersin. Burada herkes bisiklete biner. Nükleer santral ve HES istemiyorum dediğim için kimseler bana bölücü demedi henüz burada. Cinsellik bastırılmış ve ahlak adı altında psikolojik bir bozukluk haline getirilmiş bir şey değil burada. Eşcinseller evlenebiliyorlar, insanlar askere gitmiyorlar. Bunların ötesinde, kimse kimsenin dini inancını merak etmez burada. İstersen Tanrıya inanırsın istersen teker kaşara taparsın. Kimsenin umrunda olmaz bu. Kimse tipinden, giyinişinden dolayı dışlamaz seni, sorgulamaz. Hatta mesleğinden, kariyerinden ötürü de ayrıca bir ilgi görmezsin. Buradaki arkadaşlarım bana ne iş yaptığımı sormuyorlar mesela. Neye inandığımı da. İktidar ve savaş karşıtı olduğun için kimse sana “iktidarsız” demez, dedikodunu yapmaz, ötekileştirmez. Ben bunları gördüm burada. Son zamanlarda facebooktaki arkadaş listemden Türkiye’deki insanların yarısı cahil gibi yorumlar okuyorum. Bence cehalet kendi içinde bir masumiyeti barındırır. Herkes görece olarak cahildir aslında. Bilmemek, farkında olmamak anlamındadır bu. Mesela ben atom fiziği konusunda son derece cahilim. Karşıma bir elektron çıksa ne yapacağımı bilemem. Ayağımda sektirmeye kalkarım ya da suyun üstünde kaydırmaya çalışırım ne bileyim. Bence durum cehalet kadar masum değil, daha beter.


Ben burayı sevdim. Tezer Özlü’nün söylediğinin aksine, “burası beni öldürmek isteyen insanların yurdu değil ki…”.

Haziran, 2011

6 yorum:

  1. Geçen sene heyecanla hazırlamış olduğun yazıları okurken hayal gücümüzü bazen zorluyor bazende akışına bırakıyorduk. Başka başka memleketler ve yerler çıkıyordu karşımza hayalgücümüze göre... Fotoğraflar harika oldu bence.Ne kadar zorlasakta kendimizi bu kadar güzel yerleri ve detayları düşünemezdik sanırım.Seninle beraber oraları gezmek sanal ortamda da olsa pek keyifli canııııımmmmm :)

    YanıtlaSil
  2. Gezi olmadan da yazmalısın bence.

    Ya da, sabah ekmek almaya gitmek de bir gezi?

    Yaz Hocam, sen yaz :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ya bir de Cenkay ve seninle beraber yol alabilseydik de onu da yazsaydım.:)

      Sil
  3. Hocam Ben mehmet restoran da tanışmıştık. Gezinize hayran kaldım. Ayrıca Hatırlarsanız yazın sonunda sizle motorize ekibi olarak kumluca taraflarında benzin istasyonunda karşılaşmıştık şimdi resimlere bakınca çıkarabildim sizi :) Hayat bu nerelerde ne şekilde karşılaştıracağı belli olmuyor. Yeni etkinliklerde ve gezilerde görüşmek dileğiyle mehmet ÇEKOK

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selam Mehmet,
      En kısa zamanda beraber de sürelim, sevgiler.

      Sil